Haru wo Daiteita Alive

Blue Friend

Out of Control

Pulse

Innocent

What Does the Fox Say

Super Lovers

Fluttering Feelings

Oh Yeah Baby

22 MART ÇARŞAMBA

Haru wo Daiteita Alive 4
(Çeviri: Blondie Düzenleme: Zeze)

Blue Friend 6-7
(Çeviri: Susano'o Düzenleme: Worless Temizleme: Pilli Bebek)

Out of Control 36-37
(Çeviri: Blondie Düzenleme: Willjace)

 


 

20 MART PAZARTESİ

At the End of the Road 26
(Çeviri: Yankami Düzenleme: Worless)

Out of Control 34-35
(Çeviri: Blondie Düzenleme: Willjace)

Citrus 20
(Çeviri & Düzenleme: Shinkaron)

 


 

19 MART PAZAR


Merhabalar,

Uzun zamandır bir şeyler yazmadığımı görünce, ilgisizlikten solan parmak uçlarımı klavyeyle buluşturmaya karar verdim. İçimdeki olayların birikip de taşmasını bekliyordum sanırım. Neyse, gerek yolculuklarda gerekse nette karşılaştığım kimi cengaver yaradılışlı insanlarla olan konuşmalarım, içimdeki tencereyi taşırmaya yetti.

Geçenlerde arkadaşımın yanına gitmiştim, yedik, içtik, eğlendik, stresli yaşamdaki kısa mola hakkımızı kullandık. Her güzel şeyin bir sonu vardır, anlayışına da uyarak eğlence dolu zamanlarımızı bitirmek zorunda kaldık. Evli evine, köylü köyüne diyerek vedalaştım değerli dostumla, otobüsümün geliş saatine kadar oturdum bankın birine ve başladım Jules Verne'nin İki Yıl Okul Tatili'ni okumaya. Özellikle de ıssız adada yaşam savaşının anlatıldığı kitapları yolculukta okuma gibi bir takıntım olduğundan İki Yıl Okul Tatili'nin sayfaları arasında kısa sürede kayboldum. Bindim otobüse, yolculuk esnasında da kafamı kaldırmadan hikayenin içindeki kayboluşuma devam ettim.

Aradan belirli bir zaman geçince, kırkını geçmiş izlenimini veren muavin ve bir yolcunun sohbeti beni hikayenin içinden çıkardı. İki kişi de Avrupa'da bulunmuştu sözlerinden anladığım kadarıyla. Kurallara uyma, çalışma, disiplin, güvenliğe dikkat etme gibi genel konulardan konuşuyorlardı. Böyle güzel bir sohbete katılmak istedim. Normal şekilde konuşmamızı devam ettiriyorduk ki yolcumuzun içindeki cengaver ruh ortaya çıktı. Batı'nın ahlaki çöküntüsü, bizim üstünlüğümüz, Avrupa'nın yıkılışının çok yakın olduğu gibi klasik cümleleri tekrarlamaya başladı. Medeniyetin bizler tarafından onlara götürüldüğü, hırsızlıklarının dillere destan olduğu, kendilerinin dışında kalan herkesin kafalarını yıkamayı görev edindikleri gibi bir sürü cümleyle beynimi kaynattı.

Sonra da elimdeki kitabı alıp, aşağılarcasına baktı bana. Batı kaynaklı bu tarz kitapları niçin okuyorsun dedi. İçimden söylenmeye başladım, bu tarz savaşçı ruha sahip kimselerle direkt kapışmaya gücüm yoktu. Hangi deli beni dürttü de böylesi bir cengaverle(!) yolculuk yapmaya başladım, onu da bilmiyorum! Kitabı neden okuduğumun hesabını sorması yetmezmiş gibi bir de; o kitap yerine kutsal kitabımızın, peygamberimizin, dinimizin anlatıldığı kitapları okumadığım için de azarlandım. Kutsal değerlerin, içinde yaşanılan toplumun her bireyini kapsaması zorunluluğunu zaten anlamıyorum. Kendine göre bir anlamı olan, ama şahsen bana bir şey ifade etmeyen şeyleri okumamı söylemesi beni zıvanadan çıkardı. Bağırmadan, kendime göre haklı sebeplerle anlatmaya başladım durumumu. Okuduğum kitabı elimden alıp da böyle saçma yorum yapma hakkını kimden aldığını sordum. Epeyce tartıştık yani. İneceğim yerde durdu araç, o sinirle indim, eve gittim ama bu hödüğün davranışlarını unutamadım. Otobüsün plakasını alıp yaşadığım olumsuzluğu da şikayet ettim gerekli yerlere. Ha, bu şikayetten bir cacık çıkar mı? Hiç sanmıyorum, böyle ukala dümbeleği kimselere vermiş olduğum yanıt beni rahatlatır sadece.

İnternet sitesinin birinde de bir başka ukala dümbeleğiyle yazışmam oldu. Yazışma konularımız benzerdi: din, kültür, ahlak, Batı'nın bozuk değerleri vb. Aslında benim biraz daha geniş olmam lazım, fanatiğin birini görünce yönümü değiştirmeliyim ki başım ağrımasın.

Tartıştığım kişilerin canımı sıkması yetmezmiş gibi, bir de hastaneye abone olduk. Araştırma hastanelerine gitmek kendimi kobay faresi gibi hissettirdi. Bir o polikliniğe git, bir bu doktora kendini ellet! Sinirlerim laçkaya döndü, zaman zaman karizmatik doktorlarla karşılaşsam da cık! Güzel ve yakışıklı doktorlar için bile katlanamam hastanelere!

Bu kadar olumsuzluktan sonra rahatlamam, eğlenmem, kahkahalarımı savurmam gerekiyordu. Bu işi nasıl yapacağımı da biliyordum, geçen seneki yılbaşı eğlencemi tekrarlamak yeterli olacaktı. Disko topları, seksenli yılların havasını yansıtan kıyafetler, müzikler ve farklı içeceklerle rahatlamak istiyordum. 2016'daki yılbaşı eğlencemde çılgınlar gibi dans etmiştim, o zamanlar acemilik çekiyordum kaliteli disko müziklerini seçmede. Bu acemiliğim bile beni ve ekip arkadaşlarımı eğlendirmede sorun çıkarmadı. O zamandan bu zamana biraz araştırma yaptım. Farklı sanatçılara ait güzel parçalar dinledim. Seksenli yıllardaki disko müziklerinin acemiliğini az da olsa üzerimden attım. Şu anki yazımla da forum sakinlerinin yüzlerinde tebessüm oluşturabilirsem ben de mutlu olurum. Bizimle dalga geçmeyi alışkanlık haline getiren hayata, belki de bir şeyler söyleriz bu eğlenceli yazıyla.

İnsanları kendine çeken dans pisti, farklı modellerdeki disko topları, hayatı karartan durumlardan intikam almanızı sağlayan renkli kıyafetler, uzun ve kabarık saçlar, aşırı makyaj, eğlenceli ve hareketli parçaların akışına kapılmaya hazır bedenler ve zihinlerdi seksenlerdeki eğlence mekanlarından hatırladıklarım. O dönemin disko atmosferinin tadını nasıl alabilirim diye düşünürken aklıma parlak bir fikir geldi! Yetmişli ve seksenli yıllardaki bunalımlardan kurtulma yolu olarak çıkmıştı belki de disko eğlenceleri. Bazı kesimlerce tercih edilen bu yöntemi ben de uygulamaya karar verdim.

İçimdeki delinin de dürtmesiyle taramaya başladım alışveriş sitelerini. Odamın tavanında muhteşem duracak bir disko topu arıyordum. Anam, çeşit çeşit model arasında kayboldum resmen! Küre, kare, üçgenimsi modeller beni kendimden geçirdi. Bu lambalardan çıkan ışıklarsa bizim gibi pervaneleri bir araya toplamaya yeter de artar. Pahalı mahalı dinlemedim, kıydım paraya ve getirttim küre şeklindeki kocaman lambayı.

Lambam adresime gelince... Odanın dekorunu tamamlayan küreyle başlangıç yaptım. Eğlencem için piste de ihtiyacım vardı. Misafir odasındaki kanepeleri, koltukları, yemek masasını, sandalyeleri çıkardım. Eşyalar çıkınca, oda gözüme pist gibi görünüverdi. Düşündüm, bir şeyler eksikti, eksikliğin ne olduğunu bulmam da uzun sürmedi. İnsanları baştan çıkaran içeceklere ihtiyacım vardı. Mermer sehpanın üzerine alkollü ve alkolsüz içecekleri koymamla beraber eksiklerim azaldı. Bizim pederin elde yaptığı şaraptan aşırdım biraz, rakı da koydum sehpaya. Tekila ve viskinin de eklenmesiyle mermer sehpanın üzerindekiler idare edecek hale geldi. Karışık meyve sularını, kolayı, sodayı, suyu da koydum sehpaya. Önemli olan şey, içeceklerin çeşitli olmasıydı!

Disko topu, içecek, odanın hazırlanması gibi detaylar bitince iş geldi kıyafetlere. Maalesef o kadar renkli kıyafetim olmadığı için bu lüksten vazgeçtim. Ayrıca saçımın kısa oluşu ve kabarmaması da o yılların dekorunu yansıtamamama neden oldu. Detaylarla uğraşmayı bırakıp açtım bilgisayarı. Medya oynatıcıya attım Seksenler-Disko adını verdiğim klasörü. Sihir başlasın diyerek parçaların akışına bıraktım kendimi.

İlk parçam Europe'un seslendirdiği The Final Countdown oldu, Rocky filmlerinden de aşina olduğum bu parçanın coşkusuyla kendimi geceye hazırladım. Bir sonraki parçam Big in Japan oldu. Alphaville'in muhteşem bir performansla seslendirdiği bu parçayla kaslarım ısınmaya başladı. Büyülü atmosfer etkisini göstermişti. Disko lambamdan gelen ışıklar ve hareketli parçalar beni heyecanlandırmaya yetmişti. A-ha'nın Take On Me parçası büyülü ortama cuk diye oturdu. Çizgi roman tadında, fantastik ve sürükleyici olan bu parça tam da bana göreydi. Bizleri bunaltan gerçekliklerden kısa süre de olsa kaçmak için Take On Me deyip kıçımdan uydurduğum garip figürlerle kollarımı sağa sola sallamaya başladım:)) Disko ortamı ve parçaları özgürlükse, bir taraflarımdan hareket uydurmam da normal karşılanmalıydı.

Işık oyunları ve odadaki hareketler beni yormuştu. Bar taburem olmadığı için, sehpanın yanındaki sandalyeye oturdum. İçki sipariş edeceğim barmenin olmayışı da beni üzmüyordu, açık büfemden bir kadeh şarap aldım. El yapımı şarabın tadı tuhaf gelmişti, yüzümü ekşittim, kafamı salladım, kendimi ne kadar zorlasam da birkaç yudumdan sonra kadehi bıraktım sehpaya. Müzikler akmaya devam ediyordu, birkaç yudumdan sonra vücudumdaki enerjinin arttığını hissettim. Swan'ın Don't Talk About It isimli parçasının melodileri odamda yankılanmıştı. Hiç durur muyum, hemen başladım kıvırmaya. Tepemdeki ışıklar, benim kıvırmam, birkaç yudum içtiğim viskiyle kafam coşuyordu. Seksenli yıllardaki bu parçaları büyük teyplerden ve kaset çalarlardan dinleyememek canımı biraz sıkmıştı ama koyunun olmadığı yerde keçiye bir şeyler diyorduk işte.

Parçanın akıcı ritmiyle belim, kalçalarım, hafif de olsa erimiş olan göbeğim kıvrılıp durdu. İngilizcem olmadığı için parçalardaki "oh oh" seslerine eşlik edebiliyordum ancak! Baltimora'un Tarzan Boy isimli parçasının ne zaman çaldığını fark etmedim bile. Tarzan'ın o'lu a'lı seslerini içeren çığlığının biraz daha değiştirilmiş halini duymamla şarkının farkına vardım. İyi kötü de olsa odamı disko pistine çevirmiştim. Büyük ağaçlardan sarkan kalın sarmaşıkları nasıl temin ederim fikrini üzülerek de olsa çöpe attım! Tarzan Boy şarkısını dinlerken odamda sarmaşıkların, vahşi hayvanların ve Jane'in olmamasını göz ardı edebilirdim.

Karıştırdığım alkoller etkisini gösteriyordu, birkaç tane tuzlu fıstığı götürdüm, gece uzundu ve enerjimi yükseltmek zorundaydım! Freddie Mercury'li efsane grup Queen'in I Want to Break Free isimli parçasıyla hareketlerim coştu resmen. Ellerim, ayaklarım, kafam ayrı oynadı. Saatler ilerliyordu, atıştırmalıklar ve içecekler vücudumda roket etkisi yapmaya devam ediyordu. Aşırı derecede terlediğim için kendimi attım rahatlama yerine. Çeşmeden akan suyun serinliği kendime getirdi beni. Vücuduma ağırlık yapan yükleri de boşaltıp oh çektim. Odaya girdiğimde Savage'in Don't Cry Tonight parçasını duydum. Kardeşim, bu gece eğlenecektim doyasıya! Bu parçanın çalmasında da uğursuz bir şeyler sezinlemedim zaten. El yapımı şarap ve disko topumla, büyümü yapmıştım çoktan. Don't Cry'ı uğurladıktan sonra aynı sanatçının Two Thousand Nine şarkısı listedeki yerini aldı. Bu parçayla eller havaya moduna girdim bir süre. Yorgunluk kendini gösteriyordu, hareketlerimde ağırlık hissettim, odada ve evde yalnızdım. Böyle güzel bir fırsatı değerlendiriyordum zevkle.

John Carpenter'ın The End'i çalmaya başladı. Çekindiğim için Coşkun'u ve Alço'yu davet etmemiştim mekanıma:)) The End ile hareketin, kafa sallamanın en güzelini yaptım sanırım. Neredeyse boynum kopuyordu, o derece kendimden geçmişim artık. Eğlence devam ederken duvardaki saate gözüm ilişti, gece yarısını çoktan geçmişti vakit. Ruhsal sorunları olan Külkedisi olsaydı eğer arkasına bakmadan çekip giderdi mekandan. Külkedisi'nin, Coşkun'un ve Alço'nun olmayışı mekanımın huzurunu da sağladı! Modern Talking grubundan Cheri Cheri Lady parçasıyla sarhoşluğa giden yolda bir parça dinlendim. Parçanın hoş melodisiyle kendimi bıraktım koltuğa. Şakaklarıma hafifçe masaj yapacak biri olsaydı çok harika olacaktı. Kendi işimi görmeye alışkın olduğum için masajı da kendim uyguladım alnıma. Koltuktaki dinlenme biraz uzun sürdü, beğenerek dinlediğim parçalar, iyi kötü oluşturduğum ortam, biraz da hayal gücümle çok güzel bir gece geçirdim. Oh be, rahatlamıştım! Beni denizin dibine çekmeye çalışan yüklerimden kurtulmuştum bir süreliğine. Oda eğlencesinin tadını aldım ya bir kere, bundan sonra daha sık tekrarlarım bunu!

Çok uzun bir yazı oldu ama sonuna yine de eklemeden edemeyeceğim. Manga ve animeler için ekip arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum. Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle.

Yagami

 

Super Lovers II - 10 [SON]
(Çeviri: Blondie Kodlama: Shinkaron Karaoke: Susano'o)

What Does the Fox Say 38-39-40
(Çeviri: Susano'o Düzenleme: Worless)

Super Lovers 9.5 (MANGA)
(Çeviri: Shizu Düzenleme: Willjace Temizleme: Asemen35)

Hidoku Shinaide 26
(Çeviri: Roromiya Düzenleme: Willjace)

 

 

Çok Yakında

Genel Anket

Favori Lezhin BL'niz?